ANASAYFA HABER ARA FOTO GALERİ VİDEOLAR ANKETLER SİTENE EKLE RSS KAYNAĞI İLETİŞİM
 

HABER ARA


Gelişmiş Arama

Sultangazi SP'den 28 Şubat Konferansı

Sultangazi SP'den 28 Şubat Konferansı

Tarih 09 Mart 2010, 13:19 Editör Site Admin

Saadet Partisi Sultangazi İlçe Başkanlığı'nın düzenlediği ''28 Şubat Belgeler Konuşuyor'' adlı konferansta konuşan Adalet eski Bakanı Av. İsmail Müftüoğlu, 28 Şubat'ın bilinmeyenlerini anlatı...

Saadet Partisi Sultangazi İlçe Merkezi konferans Salonu’nda gerçekleştirilen konferansa Gazeteci-Yazar Metin Hasırcı çok sayıda STK Başkanı ve Sultangazililer iştirak etti.

AKPINAR: “28 ŞUBAT’TA MİLLET MAĞDUR EDİLDİ”

Konferansın açılışından önce kısa bir selamlama konuşması yapan İlçe Başkanı Hasan Akpınar, 28 Şubat süreci sorumlularının aradan on üç yıl geçmesine rağmen, hala hukuki olarak sorguya tutulmadığını belirterek, “Adeta, “istediğimiz gibi yaşamazsanız size bu ülkede rahat yok” denilip, milletin hayat tarzının değiştirilmeye çalışıldığı bir darbe. Elbette 28 Şubat, ülkemizde yaşanan darbelerden sadece biridir. Tam beş kez açık müdahale gördü bu ülke. Bunların hepsinde mağdur edilen aziz milletimiz oldu.” şeklinde konuştu.



MÜFTÜOĞLU, BELGELERLE KONUŞTU


Akpınar’ın selamlama konuşmasından sonra Sultangazililere hitap eden MSP Döneminin Adalet Bakanı Av. İsmail Müftüoğlu, 28 Şubat sürecinde yaşanılanları, konulmayanları belgeleriyle ortaya koydu.

İşte Müftüoğlu’nun konferansından satırbaşları:
 
“REFAHYOL ABD VE İSRAİL’İN İŞİNE GELMEDİ”

“Refah Partisi'nin ortak olacağı bir hükümet, ABD ve İsrail'in hiç işine gelmiyordu. Sebebi ise Başbakan Erbakan'ın hem anti Amerikancı ve hem de ırkçı emperyalizme karşı olmasıdır. Millî Görüş yetkililerinin ve Erbakan'ın gerek ekonomik politikaları ve gerekse dış politikaları, ABD ve İsrail'in çıkarlarına uygun düşmüyordu. Çünkü sömürü musluklarının kapatılacağını biliyorlardı.

“YARI ASKERİ SİVİL PAYANDALI OPERASYON”

28 Şubat 1997 harekâtı hukukî açıdan ele alındığı zaman, hukuk dışı bir kalkışma olduğunu görüyoruz. Millî irâdeyi gölgeleyen yarı askerî ve sivil payandalı bir operasyondur. Bu kalkışmanın dış dinamikleri olduğu gibi, iç işbirlikçileri de bulunduğunu bugün herkes çok iyi bilmektedir.

"28 ŞUBAT’IN TALİMATI MASON LOCASI’NDAN”

Bu hareket Row Angel projesinin sonucu, Fransız Büyük Mason Locasının talimâtı, içteki masonların iştirâki, bazı Anayasa kuruluşlarının açıklamaları, sendika ağalarının da desteği ile oluşturulan ABD ve İsrail'in tetiklediği bir hareket olup, asla millî bir harekat değildir. Demokrasi ile alakası olmayan, hukuk devleti ile bağdaşmayan, Anayasa suçu teşkil eden 28 Şubat 1997 harekâtı milletin zararına olmuş, harekât sonrası bankaların içi boşaltılmış, 200 milyar dolar buharlaşmıştır.
Her ne kadar bâzıları harekâtın zaruriliğinden bahsetse de, bu doğru değildir. Zira Refah-Yol hükümetini devre dışı tutmanın hiçbir siyasi, sosyal ve ekonomik gerekçesi yoktur. Nitekim bahis konusu hükümetin memur, işçi, esnaf ve zürra ya yaptığı iyileştirme ilaveleri hiçbir hükümet döneminde yapılamadığı gibi, bugünkü hükümet olan AKP de kenarından geçebilmiş değildir.
Bu harekâta bulaşanlar ülkenin ekonomisini çökerttiler, çeteleri, arsızları, soyguncuları azdırdılar. Dolayısıyla harekât bu açıdan da ülkenin zararına olmuştur.

"28 ŞUBAT MİLLETİN KARABASANIDIR”

Bu açıklamalardan sonra diyebiliriz ki; 28 Şubat sürecine demokrasi açısından puan vermek mümkün olmadığı gibi, millî irâdeyi gölgelediği için balans ayarı safsatası da geçerli değildir. 'Balans Ayarı' kavramı Bill Clinton yönetiminin bulup, Türkiye'ye ihraç ettiği bir husustur. Çünkü ABD, RP'nin 1995 seçimlerini kazanması hâlinde ve hükümet kurması durumunda bu hükümetin askerî darbe yerine sivil darbe ile uzaklaştırılması talimâtını vermiştir.
Yani 28 Şubat 1997 süreci ne demokratik bir ayarlama, ne de demokrasiye balans hareketidir. Bu süreç milletin karabasanıdır, millî iradenin Frankeştayn'ıdır. Zira yapılan seçimlerde % 21.38 oy alan ve hükümet ortağı olan, Meclisten güven oyu alabilen bir hükümeti devre dışı bırakabilmek için, zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı'nın, Kara Kuvvetleri Komutanı Hikmet Köksal'ın, Deniz Kuvvetleri Komutanı merhum Güven Erkaya'nın, Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Çevik Bir'in, Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak'ın o dönemde yaptıkları toplantılar sonucundaki açıklamaları dikkate alındığında, demokratik gidişata alenen müdahale ettikleri görülür.

KARADAYI: “MESUT YILMAZ’A ALTIN TEPSİ DE HÜKÜMET TESLİM ETTİK”

Refah-Yol hükümetini tehdit yanında, yeni hükümet kurma çalışmaları içinde olduklarını da biliyoruz. O kadar ki, zamanın Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Teoman Koman, Sayın Hasan Celal Güzel'e; 'Hükümetin gidişatını, tutumunu iyi görmüyorum. Sanmasınlar ki sessiz kalırız. Çok açık söylüyorum, böyle devam ederse darbe dahi olabilir.' demiştir. İsmail Hakkı Karadayı da; 'Mesut'a altın tepsi içinde hükümeti teslim ettik.' demiştir.

"ALİ KALKANCI VE BENZER OLAYLAR DARBECİLERİN DÜZMECESİDİR”

28 Şubat'a gerekçe olarak gösterilen olayların tamamı manüpilasyondur. Zira Ali Kalkancı-Fadime Şahin, Fadime Şahin-Müslüm Gündüz hâdiselerinin düzmece hâdiseler olduğu bugün günyüzüne çıkmıştır. Nitekim Tamer Korkmaz 02.03.2005 tarihli Zaman Gazetesi'ndeki makalesinde 'Müslüm Gündüz'ün bir kamu kurumunda serbest memur olarak çalıştığını... Baskın gecikince Gündüz, polisi telefonla arayıp; Yahu! Nerede kaldınız? Diye sorduğunu, polisin de televizyoncu arkadaşlardan biri gecikmiş, gelmek üzere, gelir gelmez oraya intikal edeceğiz.' Cevabını verdiğini yazarak, durumu vuzuha kavuşturmuştur.
İrtica meselesine gelince; 54. Hükümet dönemindeki istatistiklere baktığımızda irtica faaliyetlerinin dibe vurduğu görülmektedir. Bir takım provokatif olaylar devamlı gündem konusu yapılarak milletin tedirginliği sağlanmış, sanki böyle bir tehlike var imajı TV ekranlarında hep yayınlanıp durmuştur.

"28 ŞUBAT’IN ARDINDA ABD VE İSRAİL VARDI"

Aslında 28 Şubat 1997 hareketinin arkasında, iyi bir araştırma yapıldığında, ABD ile İsrail'in olduğu görülür. Nitekim Yahudi asıllı Daniel Pipes'in yazdığı makaleye göre; Sincan olayı ve 28 Şubat 1997 MGK toplantısı, amaca varmak için bir tiyatro idi.

"ERBAKAN ANTİ-AMERİKANCIYDI VE IRKÇI EMPERYALİZME KARŞIYDI”

28 Şubat öncesi olayların tamamı gerçek dışı olup, manüpilasyondan ibarettir. Devamlı gözler önüne serilen rezaletlerin arka planında Millî Görüş'ün siyaset dışı bırakılması çabaları yatmaktadır. Zira Refah Partisi'nin ortak olacağı bir hükümet, ABD ve İsrail'in hiç işine gelmiyordu. Sebebi ise Başbakan Erbakan'ın hem anti Amerikancı ve hem de ırkçı emperyalizme karşı olmasıdır. Millî Görüş yetkililerinin ve Erbakan'ın gerek ekonomik politikaları ve gerekse dış politikaları, ABD ve İsrail'in çıkarlarına uygun düşmüyordu. Çünkü sömürü musluklarının kapatılacağını biliyorlardı.
Onun için ABD'den tutun İsrail'e kadar, 500. Yıl Vakfı Başkanı Jack Kamhi'den tutun, o dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizmann'a kadar, Generaller İsmail Hakkı Karadayı'dan Teoman Koman'a kadar, Çevik Bir'den Güven Erkaya'ya kadar, RP'li bir hükümetin kurulmasını istememekte ve kurulmaması için de çırpınıp durmaktaydılar. Bill Clinton da böyle bir hükümetin kurulması ile can damarlarının kesileceği düşüncesinde idi.

Erbakan dış politikada Müslüman ülkelere yönelmiş, dönemi içerisindeki ticari anlaşmaların birçoğunu İslam ülkeleriyle yapmış ve ticareti İslam ülkelerine yönlendirmiştir. Bu gidişatı gözlemleyen Amerikan Yahudisi Makovsky, Erbakan'ın dış politikasını enine boyuna eleştirmiş ve Erbakan'la mücadele yollarını da göstermiştir. Dıştaki bu gayretlerin içteki uzantıları da böyle bir hükümetten memnun olamayacaklarından dolayı, 54. Hükümete karşı hasmâne açıklamalar yapmış, sivil toplum kuruluşlarını da bunun gerçekleştirilmesi için devreye ve eylemlere sokmuşlardır.

"28 ŞUBAT'TA ASKER SİYASETE KARIŞTI”

28 Şubat 1997 harekâtı münasebetiyle Türk Silahlı Kuvvetleri'nin tamamını itham etmek asla doğru değildir. RP'nin önünü kesme harekâtı 1995 seçimlerinden önce tezgâhlanmış, ama o seçimlerde istediklerinin tam aksi olmuştur. Çünkü RP birinci parti olarak seçimlerden çıkmıştır. Bu başarıyı batı basını hazmedemediği gibi, iç mihraklar da hezimetin acısını duyduklarından, her vesile ile ihtilalden bahseder hâle gelmişlerdir.
TSK'nin üst kademesinde görev yapan İsmail Hakkı Karadayı, Hikmet Köksal, Güven Erkaya, Çevik Bir ve diğer yetkililer, dıştan gelen yönlendirmelere teşne olmuş ve hükümet kurma meselesine dahi karışmışlardır.
Nitekim o dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, zamanın Meclis Başkanı Mustafa Kalemli'yi arayarak RP-ANAP hükümetinin kurulmamasını talep etmiş, aksi halde 'Sayın başkan, bu koalisyon kurulursa hiç hoş olmayan şeyler olur.' Diyebilmiştir. TSK'nin üst kademelerinde kaynayan siyasi cadı kazanından, alt birliklerin haberdar olduğu söylenemez. Bu kalkışmada yer alanların, TSK'nin tamamını temsil ettiği de düşünülemez. Nitekim dönemin üst kademesinden emekliye ayrılanların yaptıkları açıklamalar bizi teyit etmektedir.
Bunun aksini düşünmek mümkün değildir, çünkü askerin bir disiplin içerisinde, bir bütün olarak kalkıştığı eylemin adı ihtilaldir. 28 Şubat 1997 tarihinde böyle bir eylemin olmadığı, ancak üst kademe komutanların hükümeti zor duruma düşürecek kanun dışı eylemlere giriştikleri ve hükümeti devre dışı bıraktıkları görülmektedir. Tabii ki bunun demokrasi ve hukuk adına tasvip edilebilir tarafı yoktur.

28 Şubat 1997 kalkışmasının günümüzdeki yansıması, son günlerdeki askerî planların ortaya çıkması ve bu planları yapanlar hakkında adlî kovuşturmaların başlamasıdır. Ancak unutulmaması gereken, 28 Şubat 1997 sürecine dâhil olanlar hakkında hiçbir işlem yapılmadığı gibi, suçlarını yaptıkları açıklamalarla ikrar ettikleri halde ellerini kollarını sallayarak etrafımızda dolaştıklarıdır.



"SUÇUNU İNKAR ETMEYEN ERGENEKONCULAR İÇERDE EDEMEYENLER İSE DIŞARIDA”


Bunların sorgulanması yapılmadan, sadece Ergenekon Operasyonlarına bakarak değerlendirmelerde bulunmak asla doğru değildir. Suçunu ikrar edenler dışarıda dolaşırken, suçunu ikrar etmeyenlerin tutuklanmaları hukukî kalıplarla izah edilemez. Siyasilerimizin rant düşüncesi içinde bu meseleleri malzeme yapmaktan uzak durmaları gerekmez mi? Devamlı insanlarımızın bamteline basarak, olayları ajite ederek sonuç almaya çalışmak doğru mudur? Elbette ki suçlu olanlar mahkeme sonucunda tebeyyün edecektir. Ancak o zamana kadar tevkif edilenler sadece şüphelidir, yani hükümlü değildir.

"TÜRKİYE’DE HUKUK TERÖRÜ ESİYOR”

Türkiye'deki hukukî görüntüler ve uygulamalar son derece rahatsız edicidir. Bir nevi hukukî terör estirilmektedir. Bu hal, hukuk devleti anlayışı ile bağdaşmaz. 'Adalet mülkün temelidir.' Tamam da, geciken adaletin adı da zulümdür. Bunu herkesin bilmesi gerekir. Bugün ülkemizde tedirginlik, bir kâbus gibi çökmüş durumdadır. İnsanlarımız cihet-i askeriye ile hükümet arasında sıkışıp kalmıştır. Haklıyı haksızdan ayırmada zorlanmaktadır.

"28 ŞUBAT MGK KARARLARI HUKUKİ DEĞİLDİ”

28 Şubat 1997 tarihli Millî Güvenlik Kurulu'nda alınan kararlar hukukî değil, bir dayatmanın sonucudur. Aslında MGK'nın almış olduğu kararlar yaptırım gücü olmayan, tavsiye niteliğinde kararlardır. Hükümetler MGK'nın almış olduğu kararları uygulayıp, uygulamamakta serbesttir. Çünkü devleti idare MGK'nın işi değil, hükümetin işidir. Hükümetler anti demokratik olan kararları dikkate almamalıdır. Nitekim, Necmettin Erbakan da öyle davranmış ve MGK Genel Sekreteri Hava Orgeneral İlhan Kılıç'a bu kararların uygulanamayacağı doğrultusunda açıklamalarda bulunmuş, bu kararların milletin hayrına olmayan kararlar olduğunu dillendirip, durmuştur. Ancak dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'den tutun, MGK'ya katılan askerî erkâna kadar tamamının bu konudaki baskılarından kendini kurtaramamıştır. Tüm bunlara rağmen, MGK'da alınan kararların anti demokratik olmaları sebebiyle, bu kararlar hükümet içinde dahi münazara edilmemiştir. Zira bu kararlar ile siyasi irade bağdaşmamaktadır. Kanun yapma yetkisi MGK'ya değil, Meclis'e aittir.

“ERBAKAN İSRAİL’İN KARŞISINDA EN BÜYÜK ENGELDİ”


28 Şubat kararlarının muhtevasına bakıldığında, bu kararların alınmasındaki maksat, kuzuyu yemeyi kafasına koyan kurdun benim suyumu bulandırdı varsayımına benzemektedir. Kararların alınmasının arka planında yatanı, Yahudi Dr. Daniel Pipes makalesinde şöylece yazmaktadır: 'Erbakan ile asker arasındaki anlaşmazlığın temelinde İsrail konusu yatıyordu. Asıl amaç İsrail'le olan bağları daha da genişletmekti ve Erbakan bunun karşısında en büyük engeldi. Öyle ise Sincan olayı ve 28 Şubat 1997 MGK toplantısı bu asıl amaca varmak için sahnelenmiş bir tiyatroydu.' Asıl maksat, dıştan gelen tazyiklerin bir nevi MGK'ya yansıması ve ülkenin ekonomisini düzelten, dış politikada Amerika ve İsrail kıskacından kurtulmaya çalışan, ekonomisini düze çıkartıp güçlü bütçe yapan, iç-dış borcu azaltan ve ülkesini sömürtmeyen böyle bir hükümeti sıkıştırmaktan ibarettir. Emekli Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun '28 Şubat süreci sona ermedi, bin yıl daha devam edecektir.' Açıklamasını yapması, demokrasiye olan inancının kalmadığını gösterir. Yoksa demokrasiye inanabilen bir insanın böyle bir cümle kurması düşünülemez.

"TBMM HUKUKSUZLUĞA SEYİRCİ KALDI”

Üstelik bu cümle bir nevi millî iradeye de meydan okuma anlamındadır.
28 Şubat kararları anti demokratik kararlar olduğu için, hükümet tarafından Meclis'e dahi sevk edilmemiştir. Dolayısıyla Meclise gelmeyen bu kararlardan dolayı Meclis'i sorumlu tutmak asla doğru değildir. Ancak denilebilir ki, hükümetler Meclis'in güvenoyu ile kurulduğundan, hükümetlere karşı girişilen harekâta karşı Meclis'in dur demesi gerekir. Ne var ki, 28 Şubat'ta görünen, Meclis'te temsil edilen partilerin bütün müracaatlara rağmen 28 Şubat harekâtına karşı sessiz kalmaları, hatta güvenoyu verdikleri hükümeti yalnız bırakmalarıdır. Bu açıdan yapılan Meclis'e karşı bir saygısızlıktır. Hatta 28 Şubat öncesi hükümet kurma çalışmaları aşamasında, İsmail Hakkı Karadayı'nın Mustafa Kalemli'ye müracaatla tehditvari talepte bulunması Meclis'in üzerine düşen bir gölge olarak algılanabilir, bu tavır da cihet-i askeriye için demokrasi ve hukuk devleti adına menfi puandır.

1960-1971-1980 ve 28 Şubat 1997 askerî hareketlerin tamamı, siyasi erke karşı gösterilen bir tahammülsüzlüktür. Bu da alışılagelen asker devlet anlayışının bir sonucudur. Çünkü asker kadar herkes bu vatanı, bu vatanın toprağını sever. Ülkenin geri kalmışlığının en büyük sebebi, askerî darbeler, muhtıralar ve ihtilallerdir. Dolayısıyla sosyopolitik meseleleri sadece kendi menfaatleri açısından düşünenler, elbette ki 28 Şubat sürecinin bin yıl uzayacağını söyler ve bu sürecin devamından da yana olur. Demokratik hukuk devleti anlayışı bir kültürdür. Silahla, tehditle örtüşmesi düşünülemez. Üzüldüğümüz husus, general seviyesine gelen insanların sahaları dışına çıkarak, ahkâm kesmeleridir. Medenî ve demokrat olan insanlar, sadece statüleri içinde vazife görenlerdir. Statü dışı alışkanlıklar devam ettiği müddetçe, bundan sonra da 28 Şubat'a benzer hâdiselere rastlamak mümkün olacaktır.

"DERİNLERDE TSK – SİYASETÇİ ÇATIŞMASI DEVAM EDİYOR”

28 Şubat harekâtı Anayasa dışı bir kalkışmadır. Bunun sebebi ülkemizde demokratik müesseselerin oturmamasıdır. Demokratik süreçte herkesin davranışları kanun ölçüsü içerisinde olmalıdır. Kanun dışı süreçlere alışkın olanların önü kesilmedikçe, istikbalde de farklı görüntülü kalkışmalara rastlamak mümkündür. Bunların önüne geçilmesi için yargının tam anlamıyla bağımsız hâle gelmesi ve herkes tarafından korunması gerekir. Bu yapılmadıkça ve yargı siyasileştiği müddetçe, diğer Anayasa kuruluşları da tam oturmadıkça, bu nevi kalkışmaların önü kesilemez. Görünen odur ki, bugün dahi TSK ile siyasiler arasında derinlerde çatışmalar vardır. Bu çatışmalar kamufle edilmeye çalışılsa dahi, zaman zaman su yüzüne çıktığı görülmektedir. Yani siyasî erk, henüz tam anlamıyla, dolaylı da olsa, tehditlerden arınmamış olduğu müddetçe, süreç aynıyla devam edecektir. Bu husus önlenmedikçe, güçler kendi statüleri sınırları içine çekilmedikçe, yeni kanunî düzenlemeler yapılmadıkça, problemlerin çözümünü beklemek abesle iştigaldir.

“28 ŞUBAT ÜLKEYİ EKONMİK ANLAMDA ÇÖKERTTİ”


Her kalkışmanın milletimize verdiği zararlar cümlenin malumudur. Her kalkışma sonrası ülke ekonomisi geri gitmiş, sanayileşme hamleleri durdurulmuş, millî hâsıla ve fert başına düşen miktar da azalmıştır. İşsizlik alabildiğine büyümüş, devlet imkânları maalesef çarçur edilmiş, dış ülkelere avuç açmak mecburiyeti hasıl olmuştur. Siyasi partiler kapatılarak bir nevi kapalı rejime dönülmüştür. Kanun yapma yetkisi Meclis'ten alınmış, ihtilalcilerin konseylerine devredilmiş, parti liderleri tutuklanmış, bir nevi astığı astık kestiği kestik anlayışı hâkim olmuştur.
Bu ihtilaller sonrası dış itibar sıfırlanmış, Türkiye hesaba alınmaz durumlara düşürülmüştür. Demokratik gelişme durmuş, her şey ihtilalin kudretli paşalarının iki dudağı arasında kalmıştır. İnsan hakları askıya alındığı gibi, binlerce insan hapishanelerde inletilmiştir. Hukuk kaideleri göz ardı edilmiş, keyfilik alabildiğine uygulanmış, millet iradesi külliyen ortadan kaldırılmış, demokrasi yerine militarizm yerleştirilmiştir.

"TSK BAKANLIĞA BAĞLI OLMALIDIR”

Genelkurmay Başkanlığı'nın Millî Savunma Bakanlığı'na bağlı olması asıldır. Ne var ki bizim gibi geri kalmış ülkeler askerî güçten çekindikleri için, askerin statüsüne hiç dokunmamışlardır.
Demokratik batı ülkelerinin tamamında Genelkurmay Başkanlığı Millî Savunma Bakanlığı'na bağlıdır. Bizde ise Genelkurmay Başkanlığı Başbakan'a bağlı değil, Başbakan'a karşı sorumludur. Ama bu sorumluluğu sorgulayacak makam yoktur. Askerî Mahkemeler Kanunu'nda Genelkurmay Başkanlığı'nı sorgulayacak ve yargılayacak yargı makamları da bulunmamaktadır.
Genelkurmay Başkanlığı'nın Millî Savunma Bakanlığı'na bağlı hâle gelmesi yönetimin istikrarı ve selameti için önemlidir. Çünkü bu takdirde konuşacak, hak arayacak, koruyacak olan Millî Savunma Bakanlığı olacaktır. Siyasi erkle askerî erk arasında hiyerarşik bağlantı sağlanır. Her kafadan ayrı bir ses çıkmaz. Ancak bu uygulamanın dezavantajı da yok değildir. Seçilmişlerin emrine giren bir Genelkurmay Başkanı, zamanla siyasileşebilir veya siyasilerin isteklerine göre harekete mecbur edilebilir. O takdirde tehlike büyüktür. Siyasi gücü eline geçiren, diğer siyasileri susturmak, pusturmak için bu bağlantının imkânlarını rahatlıkla kullanabilir. Bu durumda da demokratik hukuk devletlerinde zelzeleler olur.

"ORDU ŞAHSİYETİNİ KORUMAK ZORUNDADIR”

Ordu, şahsiyetini yıpratmaması için statüsü dışında herhangi bir çalışma içine girmemelidir. Milletle kaynaşma yollarını pekiştirmeli, halkın içine inmeli ve halkı ile hemhal olmalıdır.
Siyasi yönetimlere engel olmamalı, verilen vazifeler kadar görevini ifa etmelidir. Meselelere yaklaşımı müşfik ve hukuk ölçüleri içinde olmalıdır. Kanunları zorlama ve durumdan vazife çıkarma düşüncelerinden uzaklaşmalı, hatta kanun hâkimiyetini sağlamak için öncü olmalı, köstek olmamalıdır.”
Sultangazigazetesi.com

Bu haber 547 defa okunmuştur.

Paylaş   
Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Siyaset

SOYLU, Sultangazi Evet Platformu'nda konuştu

SOYLU, Sultangazi Evet Platformu'nda konuştu DP Eski Genel Başkanı Süleyman Soylu bu kez Sultangazi Evet Platformu tarafından organize edilen konferansta konuşt...

CHP'deki Değişimi KARADAŞ'la Değerlendirdik.

CHP'deki Değişimi KARADAŞ'la Değerlendirdik. GOPHABER olarak, Cumhuriyet Halk Partisin dek değişim Cumhuriyet Halk Partisi eski GOP ilçe başkanı Hıdır KARADA...

CHP'de 'Bu Ne Perhiz Bu Ne Lahana Turşusu'25 Ağustos 2010

GALERİ

ANKET

REFERANDUMDA OYUNUZ NE OLACAK?





Tüm Anketler

 

HAVA DURUMU

Detaylı bilgi için resmin üzerine tıklayın.

______________

 

______________

© GOPHABER 2004 Her hakkı saklıdır. ® haber@gophaber.com Site içeriği izinsiz kopyalanamaz. Bu site en iyi 1024x768 çözünürlüğünde IE6.0 ve üzeri tarayıcılarda görüntülenebilir.
RSS Kaynağı | Yazar Girişi | Yazarlık Başvurusu

Altyapı: MyDesign Haber Sistemi