Köy Enstitüleri Destanı...
Köy Enstitüleri Destanı...
Yıl 1940,
Genç Türkiye cumhuriyetinin kök saldığı yıllar.
1929 Dünya ekonomik buhranı ve ülkeler üzerindeki etkileri yetmezmiş gibi 1939’da 2.dünya savaşının patlak vermesi ile birlikte tüm dünya dengelerinin alt üst olması.
Bu zor koşullarda bile ülke çapında ciddi bir eğitim hamlesinin hayata geçirilme iddiası takdire şayan bir cesaret örneği.
Nüfusun ezici çoğunluğu kırsalda yaşayan ve okuma yazma oranı %5 ler’ de seyir halinde iken böyle bir projenin hayata geçirilmesi doğrusu hem çok anlamlı hem de çok heyecan verici.
Gelin, ülkemizin kalkınmasında önemli bir yere sahip olduğuna-olacağına inandığımız Köy Enstitüleri ile ilgili ansiklopedik bilgileri kısaca paylaşalım.
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünden sonra Cumhurbaşkanı olan “İsmet İnönü’nün himayesi altında, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in yönetiminde ve İsmail Tonguç’un sınırsız çabaları” sonucu Köy Enstitüleri hayat buldu.
İnanmak başarmanın yarısı olduğu söylenir.Bu kadronun zaten inanç sorunu yoktu.Öyle ise sorun da yok demektir.
Köy enstitülerinin yerleri belirlenirken tarım arazilerinin yoğunlukta olduğu bölgeler belirleyici olmuş olup 21 bölgede okul açılmasına karar verilmiş.
Bu okullarda hem örgün eğitim hem de tarıma dayalı ve tarım teknikleri bilgilerinin uygulamalı olması öngörülmüştür.
Çünkü köylerden toplanacak olan zeki çocuklar bu okullarda eğitilip öğretmen olarak yine köylere dönüşleri hedeflenmekte idi.
Kitaba ve deftere dayalı eğitimden ziyade “iş için,iş içinde eğitim” ilkesinin hakimiyeti gözle görülebilen somut bir gerçek olarak ortaya çıkmış idi.
Çünkü bu okulların her birinin kendilerine ait,tarlaları,bağları,besi hayvanları,arı kovanları, atölyeleri olması ve buralarda ve bunlar üzerinde ders verilmesi dünyada sadece ülkemize has bir eğitim programının uygulanması idi.
Ne oldu da Köy Enstitülerinin ömrü bu kadar kısa sürdü?
Başta söylemiştik,2. dünya savaşının dünya dengelerini yerle bir ettiğini.
Savaşa girmemeyi başaran Genç Türkiye cumhuriyeti, savaş sonucunda oluşan manzara karşısında başarısını sürdürmesinin zorluğu aleni bir şekilde görülmekte idi.
Böyle bir ortamda savaşın galibi olan Sovyetler Birliği, Türkiye’den Ardahan, Artvin ve Kars’ın yanı sıra Boğazlarda askeri üs talebinde bulunuyordu.
Kabul edilmesi mümkün olmayan bu taleplere karşı bir duruş sergileyebilmek tek başına mümkün olmadığı gerçeği ile yüz yüze kalan bir yönetimin içine düştüğü çıkmaz doğrusu çok can yakıcı.
Karşı hamle olarak Türkiye ABD’den yardım talebinde bulunmakta ve Truman yardımı karşılığında, demokrasiye geçiş için serbest seçimlerin yapılması,Milli şefliğin ve Beş yıllık kalkınma planlarının rafa kaldırılması ve Sovyet sistemine benzerliklerinden dolayı Köy Enstitülerinin kapatılması talebi ile karşı karşıya kalındı.
Tüm bu gelişmelerin dışında Köy Enstitülerinin Komünist örgütlenmesi olarak görülmesi, kız ve erkek öğrencilerin birlikte eğitim görmelerinden dolayı bel altı vurmaya yönelik kampanyalarının yürütülmesi ve baskıların her alanda artması okulların özünü yitirmesine sebep olmuştur.
Son tahlilde Köy Enstitüleri’nin müfredatında parti içi bazı milletvekillerinin girişimleri ile yapılan değişiklikler okulların amacı dışına çıkmasına sebep olduğundan 1945 yılında bir daha açılmamak üzere kapatılmalarına karar verilmiştir.
Gençlik yıllarında zaman zaman düşünmüşümdür, bu köy enstitüleri gerçekten anlatıldığı gibi önemli mi idi, yoksa biz mi ona böyle bir anlam katıyorduk?
Bu soruya cevap olması açısından yaşadığım bir anımı sizlerle paylaşarak yazıma son vermek istiyorum.
90’lı yılların ilk yarısı olduğunu tahmin ediyorum. Yaz veya bahar günleriydi.Ankara’dan – Gönen’e bir kurultay dönüşü otobüsteki yol arkadaşım Köy enstitüleri mezunu emekli bir öğretmen idi.
Sekiz saatlik yolculukta birkaç saatimizi Köy Enstitüleri üzerine konuşmakla geçirdik.
Tüm kuşkularımı, endişelerimi gidermiş olduğumu söyleyebilirim. Anlatırken gözlerindeki parıltıyı görmeliydiniz.Eğitim sisteminin yaşadığı sorunlar yumağına karşı ürettikleri değerlerin heba olduğu gerçeği ile yüzleşmelerinin yarattığı travma yüzünde okunuyordu.
Sevgili hocamın,gözlerinden dökülen gözyaşlarının beni de duygulandırdığı ve ağlamamak için kendimi zor tuttuğumu hatırlıyorum.
Şahsen ben çevremde çok kez duyduğum olmuştur, matbaanın Osmanlı’ya 200 yıl geç geldiğini.
Geç gelişinin, Batı Avrupa ülkeleri ile olan gelişmişlik farkının sebebi olarak gösterilirken bende hep etkisinin olduğuna inanmışımdır.
Ama inandığım bir şey daha var ki, sevgili hocamı dinledikten sonra köy enstitülerinin kapanmasına sebep olanların asla affedilmemeleri gerektiği. Çünkü gelişmekte olan bir ülkeye bundan daha büyük bir kötülük yapılamazdı.
Ya kapatılmasaydı?
İnancım odur ki,her alanda bu günkü Batı Avrupa ülkeleri ile aynı kulvarda yarışan bir ülke olurduk, başka ne olabilirdi ki.Saygılarımla.
Hasan TEMEL hasan@temel.us
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

